TİRAN / ARNAVUTLUK

Yazılış:
19.08.2017

Son gezimden dönüşümün üzerinden oldukça zaman geçmişti ve seyahate çıkamadığıma üzülüyordum. Gel zaman git zaman böyle geçti ta ki izin süreme 1 hafta kalana dek. Baktığım destinasyonların bilet fiyatları çok artınca hiç bakmadığım, arkadaşlarımın yeni gittiği, şu an bulunduğu Balkan ülkelerine bakmaya karar verdim. Hal böyle olunca üzülmektense gider Balkanlar’da gezmediğim yerleri gezerim diye düşünüyordum. Ucuz bilet bulunca uçakla Arnavutluk’un Tiran şehrine gidiş, Kosova’nın Priştine şehrinden dönüş olacak şekilde biletimi aldım. Tiran’dan Karadağ’ın Budva şehrine, oradan Kotor’a, oradan da dönüş yerim olan Priştine’ye geçecektim. Bu seyahatlerimin hepsini otobüs ile yapacaktım. Biletleri aldıktan sonra kalacak yer ayarlayıp sayılı günlerin geçmesini beklemeye başladım.

Uçağım Cumartesi sabah saatlarinde olduğu için Cuma gecesinden Atatürk Havalimanı’na gidip Türk Havayolları Lounge’ında vakit geçiriyor, Tiran ile ilgili araştırmalar yapıyor ve kalacağım yerlerin konumunu telefonuma işaretliyorum. Uçağa binmeden önce duşumu alıp bir şeyler yiyor ve yanıma su alıyorum. Tiran Uluslararası Havalimanı’na (Rinas Havalimanı da deniliyor) uçuş yaklaşık 1 saat 45 dakika sürüyor. Havalimanının büyük olduğu söylenemez.

İndikten sonra vize kuyruğunda sıraya giriyoruz uçaktaki diğer yolcularla birlikte. Girdiğim sıra ilerlemek bilmiyor, keşke yandaki sıraya girseydim diyorum içimden çünkü orada benden sonra sıraya girenler geçip gitti. Sıramı beklerken başka bir sırada rehber ile gelen Türk kafilesi ile pasaport polisi arasında geçen konuşmaları dinliyorum. Kafiledekiler 50 yaşın üzerindeler. Polise turist olduklarını söylüyorlar. Polis de dönüş evraklarını görmek istiyor. Kafiledekiler iyi olmayan İngilizceleri ile durumu anlatmaya çalışıyor. Rehber çoktan kontrolden geçmişti ve ileride geçenler ile birlikte bekliyordu. Bana göre“Gemiyi en son kaptan terk eder.” sözündeki gibi en son tur rehberi pasaport kontrolünden geçmeli böyle durumlarda yardımcı olmak için. Neyse ki biraz uğraştan sonra polis geçmelerine izin veriyor. 10 dakika kadar bekledikten sonra bir soruyla karşılaşmadan ben de pasaport kontrolden geçiyorum.

Kontrolden geçtikten sonra yol parası lazım olacağı için 10€’yu 1275 Leke olarak bozduruyorum. Arkadaşımdan aldığım bilgiler doğrultusunda şehir merkezine minibüs ile gidecektim. Havalimanından çıktıktan sonra sol tarafta yer alan kapıdan çıkıyor ve beklemeye başlıyorum. Acaba minibüs buradan mı kalkıyor diye kıyafetinden araç kiralama şirketinde çalıştığını anladığım bir gence minibüs buradan mı kalkıyor diye soruyorum. O da başkasına sorarak doğru yerde beklediğimi söylüyor. Gölgede beklerken taksicinin biri yanıma gelip 15€’ya şehir merkezine götürebileceğini söylüyor. Minibüs bekleyeceğim dediğimde nereli olduğumu sorup az ileride bekleyen iki kız ile birlikte gitmek isteyip istemeyeceğimi soruyor. Böylece kişi başı 5€ verirsiniz diye ekliyor. Fark etmez demem üzerine onlara gidip aynı teklifi sunuyor. Onlar da Türk’müş ve minibüs bekliyormuş. Başta tamam deseler de Euro kurunun 4’ü geçmesi üzerine taksiyle gitmekten vazgeçiyoruz taksicinin 40-45 dakika beklersiniz demesine aldırış etmeden.

Biz minibüs beklerken Türklerden oluşan kafile tur rehberinin ayarladığı otobüs ile gözden uzaklaşıyor. Yarım saat kadar bekledikten sonra araç geliyor ve biniyoruz. Ücret 250 Leke. Para oturduktan sonra toplanıyor ve karşılığında fiş veriliyor. Haritadan gideceğim hostele yakın bir yerde olduğumu anlayınca kızlarla vedalaşıyor ve şoförden beni indirmesini rica ediyorum. Yolculuk yaklaşık 30 dakika kadar sürüyor. Son durağa 5-10 dakika bir mesafede iniyorum araçtan ve hostele yollanıyorum.

Cumartesi sabah 11 gibi şehir merkezindeyim ve kafeler dolu. Hava sıcak olduğundan bazı kafelerde sıcak havayı dağıtmak için dışarı su veren makineler bulunuyor. 10 dakika kadar yürüdükten sonra telefonumdan hostelimin yakınında olduğunu anliyorum. Yeri bulamayınca dükkanlarının önünde duran kişilere soruyorum. Restonranda çalışan kişi bile bilmiyor. Sipariş verseler nasıl götürürler kim bilir. Ara sokakta olduğunu düşünerek bir sokağa giriyorum ve orada oturan gençlere soruyorum. Sokağı tutturmuş olduğumdan gençlerden biri yerinden kalkıyor ve hemen şurası diye gösteriyor. Teşekkür edip hostelin bulunduğu en üst kata merdivenlerden çıkıyorum. Neyse ki bina 3–4 katlı.

Hostele giriş yaptıktan sonra şehir ile ilgili bilgi alıyorum. Haritadan gitmem gereken yerleri işaretliyor resepsiyondaki görevli. Sabah 10 ve öğleden sonra 4’te bahşiş usulü düzenlenen yürüyüş turu olduğunu, rehberin işini bildiğini söyleyip katılmamı tavsiye ediyor. İlk yürüyüş turuma Saraybosna’da katıldığımdan ve oldukça hoşuma gittiğinden katılmaya karar veriyorum. Şehir ile ilgili bilgi aldıktan sonra Karadağ’a giden otobüslerin nereden kalktığını ve nereden bilet alabileceğimi soruyorum. Yeri gösterdikten sonra telefonumdaki haritadan işaretliyor ve bilgiler için kendisine teşekkür edip biraz dinlenmek üzere kalacağım odaya dinlenmeye çekiliyorum. Lounge’da uyuyamadığım için biraz kestirmeye çalışıyorum ama şehirde fazla vaktim olmadığından ve kendimi zorlamama rağmen uyuyamadığımdan üzerimi değiştirip Tiran’ı keşfe çıkıyorum.

Hostelden çıktıktan sonra planlarımın sekteye uğramasını istemediğim için ilk olarak Tiran’dan Budva’ya otobüs bileti almaya otobüs terminaline yollanıyorum. Fazla yerel param olmadığı için dövizciden 10€ daha bozduruyorum. %10 komisyon aldıkları için 1220 Leke alıyorum, evdeki hesap çarşıya uymuyor. Geri vermekle de uğraşmak istemediğim için yoluma devam ediyorum. Terminal, Tirana Ring Center’ın (Alışveriş Merkezi ve Plaza) arkasında kalıyor. Budva’ya yarın sabah hareket edecek Jadran Ekspres'in 10:20 aracına 23€ ödeyerek bilet alıyorum. Bilet alırken görevli, bagaja verilecek büyük çanta/valiz varsa onun için şoförün 2€ istediğini söylüyor. Küçük sırt çantamın olduğunu, bagaja vermeyeceğimi söyleyip teşekkür ediyor ve terminalden ayrılıyorum.

Otobüs Terminali

Biletimi aldıktan sonra bir dondurmacıdan kendime 100 Leke’ye 2 top kornette dondurma alıyorum. Dondurma ile birlikte kestikleri fişi de veriyorlar. Dondurmanın tadı oldukça güzel. Yürürken bir yandan etrafı izliyorum ve ışıklarda cam silen çocuklar gözüme çarpıyor. Ülkemizdeki gibi burada da küçücük çocukların çalışmasını, çalıştırılmasını görmek üzüntü verici. Dondurmamı yedikten sonra havanın sıcak olmasından dolayı marketten su alıyor ve parkta bir ağacın gölgesinde biraz dinleniyorum.

Dinlendikten sonra İskenderbey Meydanı’na (Skanderbeg Square) yollanıyorum. 13 Milyon € harcanan bu meydan, ismini Arnavutların kahramanı İskender Bey’den alıyor. 1400’lü yıllarda yaşayan İskender Bey, Osmanlı Devleti ile 26 yıl savaşmış ve bu savaşların 2 tanesini kaybetmiş. Şu anki Arnavutluk bayrağı da İskender Bey’in sancağı olarak kullanılıyormuş. Bu bilgileri katıldığım yürüyüş turundan öğreniyorum. Bu Meydan’da Opera binası, Ulusal Müze, Ethem Bey Cami yer alıyor. İnternetten gördüğüm kadarıyla Meydan’ın eski hali daha çok hoşuma gitti. 

İlk olarak Cami’ye gidiyorum. Adını, yaptıran Ethem Bey’den almış. 1793 yılında yapılan bu cami tek minareli olarak inşa edilmiş. Giriş ücretsiz. İçeriye girilen ilk kısımda gözüme ilk çarpan duvardaki resimler oluyor. İlk defa içinde ve dışında resimler bulunan bir camiye gelmiştim. Bina, cami, kayık ve denizin yer aldığı bu resimler 1,5 -2 m. kadar yukarıda yapılan motiflerin de üzerinde yapılmış. Yerler halı ile kaplı, tavan ise ahşaptan yapılmış. İlk kısmı geçtikten sonra caminin içinde de aynı şekilde motif ve resimler bulunuyor.

Meydanda, bankların yanında yerden su çıkan bir bölüm var. 3-10 yaşları arasındaki çocuklar suların olduğu yerde şortları, iç çamaşırlarıyla serinlemek ve eğlenmek amacıyla oyun oynuyorlar. Onların yanından geçerek Ulusal Müze’ye giriyorum. Giriş ücreti 200 Leke. Verilen bilet okutularak müze kısmına giriliyor. İçeride İliryalılara, Romalılara ve antik çağlara ait heykeller, silahlar, kıyafetler, dini kitaplar, kısacası Arnavutluk’un tarihi ile ilgili şeyler yer alıyor. Her şeyi okuyup incelediğim için 1.30 saate yakın bir süre içeride kaldım. Bu süre kısalabilir de uzayabilir de, tamamen kişinin ilgi düzeyine göre değişiklik gösterecektir.

Müzeden çıkıktan sonra karşıda gördüğüm İsa’nın Dirilişi Ortodoks Katedrali’ne (Resurrection of Christ Orthodox Cathedral) yollanıyorum. İçeride tadilat olduğundan hızlıca bir tur atıp çıkıyorum. Çıktıktan sonra Soğuk Savaş döneminde nükleer saldırılardan korunmak için inşa edilmiş olan yer altı sığınaklarından müzeye çevrilmiş  Bunkart 2’ye yollanıyorum. Protesto esnasında kubbenin dışına zarar verilmiş ama bilerek plastik ile kapatılmış. Merdivenlerden giriş kısmına iniliyor. Giriş ücreti 500 Leke, ya da 4€. Leke olarak ödemek daha avantajlı. İçeride gezilecek çok oda, görülecek çok eşya olduğundan, yürüyüş turunu kaçırmak istemediğimden ve karnımın acıktığını hissettiğimden dolayı başka bir sefer gelirim diyerek girmiyorum.

Yemek için otantik bir yer aradığımdan ve farklı yerleri görmek umuduyla Avni Rustemi Meydanı’na (Sheshi Avni Rustemi) yollanıyorum. Meydanın kuzey tarafında restoranlar, kafeler, kapalı Pazar alanı bulunuyor. Bölgeyi dolaştıktan sonra bir restorana girip yöresel yemekler olup olmadığını soruyorum ama olmadığı cevabını alıyorum. Yakında öyle bir yer olup olmadığını sorunca Oda adlı bir restoran olduğunu söyleyip yerini tarif ediyor. Teşekkür edip restoranın olduğu yere yollanıyorum.

Caddedeki heykelin yüzüne bakan kısmına sırtınızı verince İskender Bey Meydanı’na doğru ilerleyecek, sağ tarafta yer alan köşedeki restoranları geçecek ve ilk araya, Astra Kumarhanesi’nin yanından gireceksiniz. Karşınızda Restoran Oda. Evin restorana çevildiğini düşündüğüm sevimli bu yer birkaç odadan ve mutfaktan oluşuyor. Tuvaleti restoranın dışında yer alıyor. Yemek olarak Çökelek peynirli ciğer söylüyorum. Oturduğum masaya hepsini kaplayacak şekilde kağıt bıraktıktan sonra çatal ve bıçak bırakıyorlar. Yemekle birlikte keke benzeyen ekmek getiriliyor. Ekmek Türkiye’de fırınlardan aldığımız ekmeklere hiç benzemiyor. Tadı hem daha güzel, hem de doyurucu. Ciğerin tadı da ülkemizdeki Arnavut ciğerlerinin tadına benzemiyor, aynı şekilde bu da daha güzel. Sanırım vatanında yediğim için böyle. Yemek 460 Leke, ekmek 50 Leke. Balkanlarda ekmek ister misiniz diye sorulmamasına rağmen ekmek getiriliyor ve ücret isteniyor.

Yemekten sonra yürüyüş turuna geç kalmamak için Meydan’daki Opera binasına doğru yollanıyor ve yakınındaki bir ağacın gölgesinde oturuyorum. Etrafta wifi var mı diye bakarken yakınında bulunduğum hotelin wifisinin şifresiz olduğunu görünce biraz internette vakit geçiriyorum. Birkaç şeye baktıktan sonra Meydan’da havalimanında karşılaştığım Türkleri görünce yanlarına gidip sohbet ediyor ve daha sonra birbirimize iyi tatiller dileyip turun toplanacağı yere yollanıyorum.

Rehber gelince kendisinden ve ülkesinden biraz bahsediyor. Adı, Gazi. Amerika Birleşik Devletleri’nde eğitim görmüş. Arnavutluk’taki nüfusun %60’ının Müslüman, %20’sinin Hristiyan, %20’sinin Atesit olduğunu söyleyip, kimsenin kimseye karışmadığını söylüyor. Önceden bahsettiğim gibi Meydan’ın ne kadara yapıldığını anlatıp birkaç bilgi veriyor. Kısa sohbet ve anlatımdan sonra teker teker tura katılanların hangi ülkeden geldiğini soruyor. Daha sonra Ethem Bey Cami’ni, saat kulesini, Mother Teresa heykelinin yer aldığı Kisha Katedrali’ni, Bunkart 2’yi, Enver Hoca’nın yaptırıp daha sonra kaderine terk edilen Piramit’i –tepesine çıkmak isteyenler kapının en solunda yer alan yeri kullanabilir-, Enver Hoca’nın hükümete geçen evini –ölümünden sonra ne yapılacağına karar verilmediği için kullanılmıyor-, sadece Türkiye’den gelen paralarla yapılan Balkanlar’ın en büyük camisi olacak olan Namazgah Cami’ni, İsa’nın Dirilişi Ortodoks Katedrali’ni (Resurrection of Christ Orthodox Cathedral) ve birkaç yeri dışarıdan geziyoruz. Önlerinde durduğumuzda oranın tarihini, hikayesini anlatıyor.

Geziye başladıktan bir süre sonra gruba 3-4 tane köpek dahil oluyor. Yolda köpeklerin kimi peşimizi bıraksa da bir tanesi yaklaşık 40-50 dakika bizimle geliyor. Türkiye’de olduğu gibi Arnavutluk’ta da sokak köpeklerinin kulaklarında belediye tarafından kısırlaştırılıp, gerekli aşılarının yaptırıldığı vb. gibi şeyleri gösteren küpe bulunuyor. Yürüyüş yaklaşık 2 saat kadar sürüyor ve bitiminde teşekkür edip tokalaşırken bahşiş olarak para veriliyor. Saraybosna’daki yürüyüş turunun sonundaki gibi gönlünden kopanı mendile bırakmıyoruz. Arnavutluk tarihi, geçmişi öğrenmek isteniliyorsa bu yürüyüş turuna katılmakla başlanılabilir. Ailesi ile birlikte yakın geçmişte Enver Hoca’nın zamanındaki olaylardan etkilendiği için anlattıklarını can kulağıyla dinlemek, yaşananlardan ders çıkarmak gerekiyor. 

Hostelimdeki resepsiyonistin söylediği gibi Gazi de isteyen olursa Sky Hotel’in en üst katındaki Sky Bar’a gidip bir şeyler içerek yahut yiyerek Tiran manzarasının izlenebileceğini söylüyor. Fiyatların pahalı olmadığını da ekliyor. Park’a gideceğim için gitmiyorum.

Yürüyüş turundan sonra bir sokakta denk geldiğim konsere bakmaya gidiyorum. Konsere girenlerin boynuna turuncu çiçek takılıyordu. Çok fazla durmayacağım ve boynuma çiçek takılmasını istemediğim için uzaktan izliyor ve Suni Liqeni Gölü’nün yer aldığı Büyük Park’a –Park u i Madh- (Grand Park) yollanıyorum. Giriş ücretsiz. Parkın içerisinde kafeler, çocuklar ve yetişkinler için oyun alanları, spor alanları, yürüyüş yolları, restoranlar bulunuyor. Göl kenarında bir süre uzanıp yıldızları izleyip, köprüde biraz yürüyor ve hostelime yollanıyorum.

Hostele geldiğimde odama giriyorum ama hostelin sahibi olan Alman gelip, gündüz çalışan kişinin beni yanlış odaya yerleştirdiğini çünkü bu odaya kalabalık bir grubun geleceğini söylüyor. Bundan dolayı da eşyalarımı alıp diğer odaya götürdüğünü, umarım bunun sorun olmadığını söyleyerek özür üzerine özür diliyor. Zaten dolabı kilitlemediğim ve nerede yattığımın önemli olmadığını söyleyip sorun olmadığını söylüyorum. Ardından, çatıda oturduklarını, istersem onlara eşlik edebileceğimi söylüyor. Duş alıp dinlendikten sonra yanlarına yollanıyorum.

Hostel sahibi ile birlikte bir Alman ve İsviçreli çift üstü kapalı bir Şark köşesinde, yerde minderlerin üzerinde oturuyor. Yanlarına oturunca çatıda oldukça fazla ayçiçeği bulunduğunu fark ediyorum. Nereli olduklarımı öğrendiklerinde odamda kalan kadının da İstanbul’dan geldiğini söylüyorlar. İçecek olarak ben meyve suyu içerken onlar bira ile birlikte esrar içiyorlar. Kötü şeylerden vücudumu arındırmaya çalıştığımı söyleyip tekliflerini kibarca reddediyorum. Yabancı çift motosikletle Balkanları dolaşıyormuş. Alman ise hostelin sahibi olduğundan burada yaşadığından bahsedip Arnavutluk’ta iş yaptırmanın zaman zaman zor olduğundan yakınıyor. Çatıyı yaptırmak için çalışanları bir dükkan ile anlaşmış. Dükkan sahibi de onları her aradıklarında yarın geliyorum diyerek oyalıyormuş. En sonunda gidip yakacağım dükkanını, parayla iş yaptıramıyorsun diyor. Yanlarında biraz kalıp sohbet ettikten sonra yorgun olduğumu söyleyip yatmaya yollanıyorum.

Sabah kalktığımda İstanbul’dan gelen kişiyle İngilizce konuşuyorum. Arnavut göçmeni Türk olduğunu, Türkiye’nin içinde bulunduğu durum çok karışık olduğundan her şeyini satıp Arnavutluk’a döndüğünü anlatıyor. Kendisine bol şans dileyip kahvaltımı yapıyor, hosteldekilerle vedalaşıyor  ve Karadağ Budva’ya geçmek üzere terminale yollanıyorum.

Tiran’da kısa süre kalmama rağmen ülkeyi beğendiğimi söylemeliyim. Araç sürücüleri yayalara, insanlar birbirine saygılı, parklar oldukça fazla. Kafeler sabah erken saatlerde doluyor. Yemekler ve ulaşım pahalı değil.

Terminal’e ulaşınca su alıp 10:25 otobüsüne binip boş bir koltuğa oturuyorum. Skhoder’de 20 dakika bekleyip yolcu alıyoruz. 14:00’da Karadağ sınırına yakın benzinlikte mola verip Karadağ’dan gelecek otobüsü bekliyoruz.

14:35’te gelen diğer otobüsle yolcu değiş tokuş sonrasında 14:40’ta hareket ediyoruz ve pasaportlar muavin tarafından toplanıyor.

Yeni otobüse bindiğimde oturduğum koltuğun altında 1€ buluyorum. İçimden umarım Seul’deki gibi -Tren bileti bulup iade edip para almıştım ve daha sonra yanlış durakta inip fazla para ödeyerek bilet almak zorunda kalmıştım.- olmaz diyorum. Neyse ki bir sorun olmuyor. 14:50’de sınıra ulaşıyoruz. 15:04’te Arnavutluk sınırını, 15:14’te de Karadağ sınırını geçmiş oluyoruz. Sınırlar dip dibe ve işlemler oldukça hızlı halloluyor. 15:45’te Podgorica Terminali’nde 45 dakika mola veriliyor -1 saat sürüyor- ve 18:07’de Budva Terminali’ne varmış oluyoruz. Tiran’dan Budva’ya olan yolculuğum 7 saat 42 dakika kadar sürüyor.