BALİ / ENDONEZYA

1. Bölüm
Yazılış:
10/09/2013
Güncelleme:
21/11/2015

Singapur havalimanında sabahladıktan sonra nihayet uçağa binebiliyorum. Bu uçuşumda Tiger Airways'i kullanıyorum. Hatırımda kaldığı kadarıyla biraz uçaktan bahsetmek istiyorum. Ara uçuşlar yapan -kısa mesafeli uçuşlar yapan demem daha doğru olur sanırım- bir firmaya göre iyi olduğunu düşünüyorum. Koltuklar deri ve koltuk arası mesafesi insanı rahatsız etmeyecek cinste. En azından Türk Hava Yolları'nın İstanbul-Akabe seferini yapan uçak gibi mini minnacık değil. Başka bir ara uçuşumda Airasia’yı kullandım ve bu havayolu gibi onu da başarılı buldum. Bu iki ara uçuşumda rötar yaşanmadı hiç ama diğer ara uçuşlarımdan biri olan Cebu havayolunda 2 kere 40-50 dakikalık rötar yaşandı. O kadar uzun değilmiş diye düşünebilirsiniz ama benim gibi gezmeyi sevenler için vakit kaybı olduğunu düşünüyorum. Lafı uzatmadan konuya giriyorum.

Bali havalimanına vardığınızda şaşaalı bir yer ile karşılaşmayı beklemeyin yoksa şaşırmanız işten bile değil. 25$ karşılığında vizemi girişte alıyorum. Kimse neden buraya geldin, amacın nedir diye sorgulamıyor ve kötü gözle bakmıyor size. Malezya'dan Filipinler'e geçeceğim zaman pasaport kontrolündeki görevli, girişte bana bu tarz sorular sorabileceklerini, gerekirse dönüş biletimi ibraz etmemi söylemişti. Girişte kimse bir şey sorup istemiyor. Vizenizi alıp havalimanından çıktıktan sonra sol tarafta taksi firmasının bankosunu göreceksiniz. Gideceğiniz yeri oradaki görevliye söylüyorsunuz ve size oraya ne kadar ücrete gidildiğini söylüyor.

Kaldığım yere 90.000 rupiah yani 9$ fiyat veriyor. Endonezya'nın ucuz bir ülke olduğunu ve en kötü birkaç dolar kazık yiyeceğimi düşünerek tamam diyorum. Bir kağıda söylediğim oteli yazıyor (sanırım) ve ödemeyi orada yapıyorum. Görevliden aldığım fişi de beni almaya gelen taksiciye veriyorum. Kaldığım otelden havalimanına giderken ise yoldan geçen taksicilerden biriyle 55.000'e yani 5,5$'a anlaşıyorum. Gördüğünüz üzere 10.000 rupiah 1$, 100.000 Rupiah ise 10$ ediyor. Hesap gayet basit.

Hostel yerine oteli tercih etmiştim ve otelimi Türkiye'den ayarlamıştım. Kısa süreli araştırmam ve okuduğum yorumlardan dolayı ne ile karşılaşacağımı aşağı yukarı tahmin ediyordum. Resepsiyondakiler çok yardımsever ve güleryüzlü. Otelimin yeri hemen Seminyak sahilinin oradaymış, tabi bunu son günümden bir gece önce öğrendim. Buraya sonra değineceğim. Odadan biraz bahsedip geçiyorum hemen. Kapı açıldığı gibi karşınızda yatağı buluyorsunuz. Tuvalet ve duş, cam bir kapıyla yatağın olduğu bölümden ayrılmış. Arada duvar da var merak etmeyiniz. Eğer ki kitap okumak isterseniz bunu yatağınızın üzerine oturarak yahut uzanarak yapmanız gerekiyor. Bir kişi için idare eder bir oda diye düşünüyorum. Her gün için 2 adet temiz havlu veriliyor müşterilere. Veriliyor derken resepsiyondan iki ayrı çanta halinde kendiniz alıyorsunuz. Havlular pek temiz gözükmüyor ama sürekli yıkandıklarını biliyorum. Nereden biliyorsun derseniz, bulunduğum kat temizlik odasının bulunduğu katta ve önünden geçerken yıkandıklarını görmüştüm ya da kendimi kandırıyorum, kim bilir...

Otele yerleşirken benden birkaç gün önce Bali'ye gelen bir Türk arkadaş ile mesajlaşıyoruz. Bu arkadaşın adına kısaca M. diyelim. M. ile internet üzerinden tanışmıştık ama farklı şehirlerde olduğumuzdan dolayı yüz yüze tanışmayı Bali'de gerçekleştirebiliyoruz. Onun otelinin bulunduğu yerde buluşmaya karar veriyoruz. Otelinin lokasyonuna Google maps ile bakıyorum ve mesafenin 3-3,5 km. olduğunu gösteriyor. Yürümeyi sevdiğimden ve etrafı keşfetmek isteğimden dolayı ara sokaklardan Bali'nin plajına çıkıyorum. Dalgaların kıyıya vurmasını, sörfçülerin dalga yakalamaya çalışmalarını ve adaya inen uçakları izleyerek M.'nin yanına yollanıyorum. İlk defa sörf yapılan bir yer ve sörf yapan kişiler gördüğüm için ister istemez heyecanlanıyorum.

Bali sörf yapmak için ideal bir yer ve birçok yere nazaran ucuz da sayılır. Sörf yapanların çoğu Avustralyalı gençlerden oluşuyor. Burada şuna da değinmek istiyorum. Adanın yerlilerinden Hindu inanışına sahip kişiler denize girmiyorlar. İnanışları bunu gerektiriyormuş. Bali gibi bir yerde yaşayıp da denize girmemek benim gibi sizlere de garip gelebilir. Hoş, Bali'de bulunduğum süre içerisinde ben de girmedim ama konumuz bu değil.

3-3,5 kilometrelik yolu 45 dakika kadar yürüdükten sonra M.'nin yanına varıyorum. Tabii beni yolda durduran o oluyor. M. ile yemek yiyor, kahve içip sohbet ediyoruz. Böylelikle yüz yüze tanışmamız da gerçekleşmiş oluyor. M. ile buluşmamızdan sonra Couchsurfing sitesinden tanıştığım Türkler ile buluşmak üzere yola çıkıyorum. Yola çıkıyorum dediysem de önce trafik ile cebelleşmem gerekiyor. Neredeyse bütün yollar tek şeritli. Trafikleri ülkemize göre ters şeritten akıyor. Yolda fikir değiştirip önce otele uğruyor, daha sonra trafiğe yakalanmamak ve daha kısa sürede varmak için motosikletli biriyle gidiyorum. Bunların ehliyeti kasaptan aldıklarına inanıyor -o da ehliyetleri varsa- ve indikten sonra bir daha motosikletli birini kullanmamaya karar veriyorum. Nihayet, sağ salim tanışacağım kişilerin yanına varıyorum.

Laf lafı açıyor, koyu bir sohbete başlıyoruz. Tanıştığım Türkler'e kısaca H. ve S. diyelim. H. ile internetten tanışıp konuşuyorduk ama S. ile ilk defa konuşuyordum. H.'nin deyimi ile; Türk, Türk'ü Endonezya'da da olsa bulur. H. bizimle aynı ay içerisinde Bali'de olanların katıldığı bir facebook sayfası kurmuştu. Böylece iletişim daha kolay oluyordu. Grupta yaklaşık 30 kadar kişi var. Herkesle buluşup, tanışamamış olsam da birçok kişinin birbirleriyle tanışma şerefine nail olup, çok güzel dostluklar edindiğini biliyorum. Bunların içinde ben de varım. Bali'de ne yapılacağına dair hiçbir fikrim yok, sadece Mt. Batur'a (Batur yanardağı) yürüyüş yapılacağını biliyordum. Sayfada genel olarak bundan bahsedilip, konuşulmuştu ama bir tarih belirlenmemişti. Plan, programı H. yaptığından ya da öyle umduğum için hiç araştırma gereği duymamış da olabilirim. Bunda aktivitelere birlikte katılmayı konuşmamızın da etkisi olabilir ya da üşengeçliğimdendir, bilemiyorum. Araştırma yapmadığımı kendisi de biliyor, merak etmeyiniz.

Genel olarak nerelere gidilir, neler yapabiliriz gibi şeylerden konuşuyoruz. Daha doğrusu H. anlatıyor, S. ile ben dinliyoruz. Konuştuklarımızdan biraz daha bahsederek canınızı sıkmak istemediğim için ilk günüm ile ilgili son bir şey söyleyerek sonlandıracağım bu kısmı. Birbirimize kanımız ısındığından ve ertesi gün için H.'nin hazırladığı plan doğrultusunda buluşmak üzere sözleşiyoruz. Onların yerel hattı var, bana da bakıyoruz ama saat ilerlediğinden istediğimiz hattı bulamayıp, ayrı kaldığımız zamanlarda internet üzerinden iletişime devam etmeye karar veriyoruz. Ayrıldıktan sonra otele dönmek için taksiye 50.000 rupiah vererek kazıklanmaya kaldığım yerden devam ediyorum.

İlk gece iyi uyuyamasam da güne dinç başlıyorum. Sanki önceden iyi uyuyormuşum da ‘’iyi uyuyamasam da’’ diyorum. Boş konuşuyorum sanırım. Her neyse, planımız doğrultusunda H. ve S., H.'nin arkadaşları vasıtasıyla tanıştığı şoför Komang ile beni almaya geliyor. İstikamet Ubud tarafı. İlk durağımız Maymun Ormanı (Monkey Forest) olacaktı ama öncesinde "Legong of Mahabrata" adında bir gösteriyi izlemeye gidiyoruz. Giriş 100.000 rupiah ve yaklaşık 1saat sürüyor. Müzikler eşliğinde Endonezya ile ilgili bir şeyler anlatılıyor, daha doğrusu Tanrılarla ilgili bir şeyler anlatıyor. Yanılıyor da olabilirim çünkü daha önce böyle bir gösteri görmemiştim. Şahsen izlerken çok canım sıkılıyor ve verdiğim paraya acıyorum. Bir de buraya girişte hangi ülkeden geldiğinizi soruyorlar, Türkiye derseniz size Türkçe olarak gösterinin açıklamasını veriyorlar.

Gösteriden çıktıktan sonra kâh uyuyup kâh sohbet ederken Maymun Ormanı’na varıyoruz. Kişi başı 20.000 rupiah ödeyerek giriş biletlerimizi alıyoruz. Biletleri almasına alıyoruz ama bilet kontrolü yapan kimse yok. İstesek bilet almadan bile girebilirmişiz. Sanırım turistlere güvendiklerinden dolayı böyle ya da görevli bir yere gitmişti.

Bilet gişesinin yanında içeride dikkat edilecek hususlar ve uyulması gereken bir liste bulunuyor. Girmeden önce bu listeye göz atmanızda fayda var. Komang'ın bize verdiği muz almayın öğüdüne uyarak muz almadan içeri giriyoruz. Olur da yolunuz buraya düşerse -ki düşsün de- maymunların yiyeceklerinizi, eşyalarınızı çalabileceğini unutmayınız. Kâh bebek arabasına bağlı poşetteki fıstıkları, kâh omzunuzda taşıdığınız poşetteki muzları kaşla göz arasında bir maymun gelip çalabilir. Yeri gelir sigara paketinizin üstündeki çakmağı bile çalıp yemeye ve yere vurarak kırmaya çalışabilir. Maymun bu efendim, ne anlar çakmakmış sigaraymış. Muzu eliyle havaya kaldırıp maymunun kucağına çıkmasını bekleyip, çıktıktan sonra hatıra fotoğrafı çektiren birçok kişi görüyoruz. Bu davranışlarla ilgili dikkat etmeniz gerekenler girişteki tabelada yazıyor zaten. Burada gezdiğimiz sürece maymunların insanlara zarar verdiklerini görmüyoruz ama maymunların oradaki görevlilerden korktukları gözümüzden kaçmıyor.

Buradan çıktıktan sonra Komang bizi buranın hemen yanındaki mezarlığa götürüyor. Çıktık diyorum ama tam çıkamamış olacağız ki her yerde maymun var. Mezarların başlarında bile maymunlar görüyoruz. Önce maymun mezarlığı olduğunu düşünüyorum ama sonra arkadaşların, burasının insan mezarlığı olduğunu söylediği zaman şaşırıyorum. Gömülme tarihleri çok eski de değil, 2008, 2010 gibi tarihler de vardı. Maymunları öyle mezar başında görünce maymun mezarlığı sanmam pek de şaşılası olmasa gerek. Bu arada, içeride gezerken maymunların birbirlerinin bitlerini ayıklayıp yediklerini, çaldıkları yahut onlara verilen muzları yavrularına vermediklerini söylemeden geçemeyeceğim. Legong of Mahabrata  gösterisinden sonra ilaç gibi geliyor burası. Ormanın içinde özgürce yürürken daldan dala atlayan maymunlar, kayaların arasından akan su, yeşilliğin büyüsü. Nasıl ilaç gelmesin ki böyle bir güzellik?

Sıra geldi Mt. Batur ve gölünü izleyerek öğle yemeğimizi yiyeceğimiz Kinatanami’ye. Buraya gitmeden önce pirinç tarlalarını görmeye gidiyoruz. Yolumuzun üstünde ya da yakın bir yerlerdeydi. Yarı uyanık olunca pek hatırlamamak normal karşılanabilir herhalde. Eh, bir de çok yer gezdiğim için hatırlamıyor olmam da olasılıklar arasında. Pirinç tarlalarına ulaşınca gördüğümüz manzara karşısında ağzımız açık kalıyor, en azından benimki. Burayı anlatmak istesem de anlatabileceğimi pek sanmıyorum, kesinlikle gidip görmeniz gerekli demem yerinde olur.

Kısa bir süre manzaranın keyfini sürdükten sonra Kinatanami'ye karnımızı doyurmaya yollanıyoruz. Buraya girişte 20.000 gibi cüzi bir ücret ödüyoruz. Tam aklımda olmasa da üç aşağı beş yukarı böyleydi. 10$'a açık büfenin tadını çıkartabilirsiniz. Burada dikkat etmeniz gereken husus içeceklerin ekstraya tabi tutulması.

Dışarıda oturacaksanız -ki yanardağ ve göl manzarasının tadını çıkartmak için dışarıda oturmalısınız - yanınızda uzun kollu bir şeyler olsun.