BALİ / ENDONEZYA

2. Bölüm
Yazılış:
10/09/2013
Güncelleme:
21/11/2015

Karnımızı doyurup, çay kahvemizi içtikten sonra Holy Springs'e, Hindu inanışına sahip kişiler için kutsal olan yere doğru yola çıkıyoruz.  Her zaman olduğu gibi buradan önce de bir yere uğruyoruz. Bu sefer dünyanın en iyi kahvesini yapan Luwak hayvanının olduğu yere götürüyor Komang bizi. Bu kahvenin Luwak'ın dışkısından yapıldığını da belirtmeden geçmeyeyim. Mekanın adı Cantık, tıpkı Türkiye'de pidecilerde satılan cantık gibi. Giriş ücretsiz, merak etmeyiniz. Girişte sizi karşılıyorlar ve içeriye ilerlerken bahçedeki ağaçları ve yetişen kahveleri anlatıyorlar ama anlayana tabii. Kahve ağaçlarını incelerken kendimiz kahve pişirirken buluyoruz bir anda. Hevesimizi aldıktan sonra sıra geliyor kahveleri tatmaya, tabii ki pişirdiklerimizi değil, merak etmeyiniz. Bu arada, Luwak en iyi kahve olduğu gibi en pahalı kahveymiş de. Hayvan dışkılarından yapılan kahvelere o kadar para verilirken, dünyada açlıktan ölen insanların olduğunu da unutmamak gerek.

Kahvelerden birkaçı dışında hepsi hoşumuza gidiyor. Gönül hepsinden almak ister ama keşke gönlün her istediği gerçekleşebilse. Laf laf açtı konuyu gene uzattım. H. ve S. buradan hoşlarına giden kahvelerden bir miktar satın alıyor ve yolumuza devam ediyoruz. Bu arada, hiçbirimiz Luwak kahvesinden satın almıyor. Hemen Türkiye'ye dönmeyeceğimden ve daha çok yolum olduğundan dolayı kahve satın almıyorum.

Yemeğimizi yedik, kahvemizi içtik derken sıra Holy Springs' e geliyor. Hindu inancına göre kutsal bir yere girdiğimiz ve şort giydiğimiz için belimize bacaklarımızı örten bir giysi veriyorlar. İçeri girmeden bunu bağlıyoruz belimize. Ülkemizdeki hamamlarda bulunan aslanağzına benzer 10-15 yerden akan su, havuzları dolduruyor. Akan su sıcak değil, aksine çok soğuk. Günahlardan arınmak için havuza girdikten sonra aslanağızlarının altına girip, suyun başlarının üstünden akmasını sağlıyorlar. Her aslanağzı farklı bir Tanrı'yı temsil ediyor sanırım (Rehberimiz söylemişti ama aklımdan uçup gittiği için tam hatırlayamıyorum.). Dilerseniz siz de havuza girebilirsiniz, yasak değil. Sadece bir yere dua edecek kişiler dışında kimse giremiyor. 

İkinci günümüzü sonlandırmaya doğru, otellerimize dağılmadan önce ertesi günün planı olan rafting konusunu konuşmaya koyuluyoruz. Komang rafting için 50$ istiyor ki bu fiyat sadece rafting için, ona da bizi götürüp getireceği için ekstradan 10-15$ ödememiz gerekecek. Her ne kadar Komang'ı sevsek ve hizmetinden memnun olsak da biz gezginler için pahalı geliyor. H. ve S.'nin Gili adasına bilet aldığı yer ile kişi başı 30$'dan anlaşıyoruz. Biz derken H. anlaşıyor. Bu fiyata gidiş-dönüş ve yemek ücreti de dahil. Aradaki fark ile neredeyse ikinci rafting ücreti çıkıyor. Raftingi de ayarladığımıza göre artık otellerimize dönebiliriz.

Sabah erkenden H. ve S. yeni şoförle beni almaya geliyor otelden. Yolumuz gene uzun sürüyor ve Facebook'tan konuştuğumuz D.’nin olduğu bölgeye geliyoruz. Otelin adresini, adını göstermemize ve tamam anladım demesine rağmen bir türlü bulamıyoruz yolu. Şoförün İngilizcesi pek olmadığından ve yolu bulamadığından sağa sola adres soruyoruz ama sonuç gene hüsran. Birkaç yere sorduktan sonra baktık bulamıyoruz, bir sefer de ben inip şansımı deniyorum ve şansım yave gidiyor. Tarif edilen yere çok uzak değilmişiz ve 3-4 dakikaya varıyoruz D.’nin yanına.

Vardığımız zaman şoför araçtan inip yol kenarındaki yeşilliğe işeyiveriyor. İnsan sote bir yer arar ama hiç umurunda değil ve gayet rahat davranıyor. O işini görürken içimden inşallah inerken bizimle tokalaşmaya kalkmaz diye geçiriyorum. Yola koyulduktan sonra süpermarketin birinde durmasını istiyoruz ama durduramıyoruz kendisini. En sonunda biraz sesimizi yükselterek süpermarket yerine küçük bakkalların birinde durdurabiliyoruz. Burada çikolatalı ekmeği keşfediyorum. Aman Allah'ım, sanki yeni bir şey bulmuşum gibi sevinçten dört köşe oluyorum. Zaten buradan sonra her markete girdiğimde ilk işim bu ekmeği aramak oluyor. S. ve D.'nin de hoşuna gidiyor bu ekmek. Hatta dönüşü H. ve S.'yi bıraktıktan sonra sabahtan kalma bir çikolatalı ekmek daha buluyoruz araçta ve D. ile indiriyoruz mideye.

Bali'de bulunduğum süre içersinde hoşuma giden yemeklerden bir diğeri de kaldırımda araçta yapılıp satılan hamburgerdi. Şimdiye kadar yediğim en iyi hamburger olduğunu düşünüyorum. Hamburgeri yapan kişi oranın yerlilerinden bir bayan, ayrıca Hollandalı bir adamla evli, küçük bir de bebekleri var. Kadın çalışırken adam bebeğe bakıyor. Kadın şakayla karışık bize öyle söylüyor. Bir ara koca, bebeğiyle buraya gelip kadından para bile almıştı.

Olur da Bali'ye yolunuz düşer ve biz de bir deneyelim şu hamburgeri diyebilirsiniz diye adresi veriyorum. Açık adres veremiyorum doğal olarak. Legian Street'te Elkon barın hemen yanındaki sosisli sandviç satıcısı. Barı bulmakta pek zorluk çekeceğinizi sanmam, barların olduğu bölgede kalıyor çünkü. Fiyatı 39 Bin rupiah yani 3,9$. Bir hamburgere göre pahalı olabilir ama verdiğinizin hakkını alıyorsunuz. Bizi buraya S. getirmişti ve H. ile bayılmıştık hamburgere. Ertesi gün de geliyoruz zaten, bir bakıma bizim kokoreççimiz olmuştu burası. Singapur'da içtiğim latteyi başka bir yerde bulamadığım gibi Bali'deki hamburgeri de başka yerde bulamıyorum, bulabileceğimden umutlu olmasam da ama aramaya devam edeceğim pek tabii.

Yaklaşık 2.5 saatlik yolculuktan sonra rafting yerine ulaşıyoruz. Can yeleklerini giyiyor, kasklarımızı takıyor ve değerli eşyalarımız, cüzdan, telefon, fotoğraf makinesi, sigara çakmak gibi eşyalarımızı çalışanların verdiği su geçirmez çantaya bırakıyoruz. Rehberimiz olacak kişi de o çantayı başka bir su geçirmez çantanın içine yerleştiriyor. H. ve S. arkaya, D. ile ben öne geçiyoruz. Rehber ve kaptanımız olan kişi, biz bindikten sonra rafting hakkında brifing veriyor ve komutlarına uymamızı söylüyor. Kat etmemiz gereken mesafe 16 km. Ve bunun yaklaşık 2.5 saat sürdüğünü, arada birkaç mola vereceğimizi söylüyor. Çok iyi anlamasak da, baş sallayarak onaylıyoruz kendisini. Botu ittikten sonra en arkaya atlıyor ve böylece maceramız başlamış oluyor.

Hepimiz acemi olduğumuzdan, rehberimizin söylediklerini tam anlamadığımızdan ve kendisine göre doğru bize göre yanlış olan komutlarından dolayı raftinge kendi etrafımızda dönerek başlıyoruz. Bir de nerede kaya görsek, mıknatıs gibi o kayaya çekiliyoruz, e doğal olarak da çarpıyoruz tabii. Zaten bir süre sonra ileride kaya gördük mü gülmeye başlıyoruz, ne de olsa biliyoruz olacakları, alışmıştık artık. Suyun üzerinde büyük kayalar olduğu gibi, suyun altında da küçük kayalar var. Eğer ki suyun altındaki küçük kayaların üstünde takılı kalırsak hep birlikte zıplamamız gerekiyor. Böyle bir şey olduğunda rehber zıplamamız gerektiğini söylüyor -zıplamak yerine bum bum diyor- ya da kendimiz başlıyoruz hoplayıp zıplamaya. Eğer ki zıplamayla yola devam edemiyorsak, rehber suya girip iteliyordu botu ki genelde su o kadar derin olmuyordu. Bazen de bizden biri veya birileri kayalardan iteliyordu.

Bir yerde benden suya girip ona yardım etmemi istiyor ve suyun derin olmadığını, bir şey olmayacağını söylüyor. Onun derin değil demesiyle suya girdiğim gibi boğazıma kadar batıyorum. Amacı beni öldürmekmiş diye düşünüyorum. Neyse ki Türk ve İrlanda ortak çalışması sayesinde kurtuluyorum. Buradan sonra rehberi sallamamaya karar veriyor ve kendi bildiğimiz gibi kürek çekiyoruz. Kâh dönüyor kâh kayaya çarparak suyun bizi sürüklemesiyle tam gaz yolumuza devam ediyoruz. İlk mola yerine ulaştığımızda 6 km. katettiğimizi söylüyor, tabii ki o kadar gitmediğimizi düşünüyoruz. 40 dakika demeleri 4 saat, 30 dakika demeleri 3 saat olabiliyor. Deneyimli olmuştuk ne de olsa. Bir de 'f' kelimesini 'p' olarak telaffuz ediyorlar. Anlaşamamamızın nedenlerinden biri bu olsa gerek. Her neyse

Rafting yapılan yerdeki manzaralar tek kelime ile müthiş. Kendi etrafımızda döndüğümüz için etrafı 360 derece görme şansına sahiptik, istemeden de olsa kendimize iyilik yapıyormuşuz. Su geçirmez kılıfımız, fotoğraf makinemiz olmadığından bu güzel manzaraların fotoğrafını çekemiyoruz maalesef. Bazen kayalardan su akan yerlerin altından geçiyoruz, geçme zorunluluğu yok ama ister istemez biz geçiyoruz. İyi ki de geçiyoruz, hem değişik bir deneyim edinmiş oluyoruz hem de eğleniyoruz. Sanırım buralarda bir yerde şelalenin olduğu yerde yaklaşık 15 dakika kadar uzun bir mola veriyoruz. Mola dediysem de oturmuyor fotoğraf çekip çektiriyoruz bu esnada, sigara içenler de sigaralarını içiyor. Botumuza binerken ileride atlama yeri olduğundan, orada karaya çıkarak yürüyeceğimizden bahsediyor rehberimiz. Mola bittikten sonra yola koyulup tam gaz sürüklenmeye devam ediyoruz. Biraz ilerledikten sonra atlama yerinde karaya çıkıyoruz ve bot kendiliğinden şelaleden aşağı düşüyor. İlerledikten bir süre sonra akıntıdan dolayı D. küreğini düşürüyor ve çok geçmeden ileride suyun durulduğu bir yerde küreği tekrar buluyoruz.

Sona doğru yaklaşırken şelaleden botla birlikte 3-4 metreden düşeceğimiz yere varıyoruz. Rehberimiz botu durduruyor, kürekleri en arkaya sabitliyor ve şelaleden düşme pozisyonuna getiriyor bizi. Normal oturmak yerine, ayaklarımızı koyduğumuz yere sırtımızı geriye yaslayacak şekilde oturuyor ve ayaklarımızı ileriye doğru uzatıyoruz. Rehberimizin yükseklik korkusu olduğundan bizimle gelmiyor -Şaka tabii, o karadan geliyor- ve yavaş yavaş suda ilerlemeye başlıyoruz. Her ne kadar kulağa korkutucu gelse de hiç de öyle olmadığını anlıyor ve açıkçası hoşumuza bile gidiyor şelaleden düşüşümüz. Sonrasında kısa bir mola verip, mola yerindeki Suudi Arabistanlıların ricası üzerine onlarla fotoğraf çektiriyoruz.

Yolda -yolda derken nehirde- ilerlerken botu batan birini görmüştük. Gülme komşuna gelir başına deyimi doğru olsa gerek, düşüşten dolayı botun tıpalarından biri çıkmış, dolayısıyla bizim botta inmeye başlıyor. Halbuki biz gülmemiştik, yardım etsek mi diye sormuştuk, en azından düşünmüştük. 'Denk gelmek' bu olsa gerek. Neyse ki nehrin ortasında botumuz batmadan bitiş yerine geliyoruz. Aç değilmiş ve bu kadar kürek çekmemişiz gibi yemeğe ulaşmak için merdivenleri tırmanmamız gerekiyor. Öyle birkaç tane de değil hani. Zaten tırmanmaktan başka bir şansınız yok. Yukarı ulaşıp yemeğe başlamadan önce elimizi yüzümüzü yıkayıp, şoförümüzün getirdiği çantalardan kuru kıyafetlerimizi alıp üstümüzü değiştiriyoruz ve açık büfeye saldırıyoruz. Yemeği hak ettik doğrusu. Açık büfe, pilav, patates kızartması, noodle, tavuk ve birkaç yemekten oluşmaktaydı. Karnımızı doyuruyor ve dönüş yoluna koyuluyoruz. Akşam Seminyak plaj partisine gitmek üzere Legian street'te buluşmak üzere sözleşiyoruz. Maalesef D. bize eşlik edemeyecek çünkü onun kaldığı yer bize 2 saat uzaklıktaydı.

Otellerimizde biraz dinlenelim, duş alalım derken hava kararıyor ve buluşma saati yaklaşıyor. Taksilere para kaptırmak istemediğimden her zamanki gibi yürüyerek ulaşıyorum buluşma noktasına. Ben beklerken yanımdan biri geçiyor, geçen kişiyi H.'ye benzetiyorum ama yanılıyor olabilirim diye sesimi çıkartmıyorum çünkü ondan da bir tepki gelmemişti. Karşı tarafta durunca yanına gidiyorum ve yanılmadığımı anlıyorum. Beni görmemiş meğerse.

S. de bize katıldıktan sonra taksiye atlayıp, taksimetreyi açtırarak gideceğimiz yeri tarif etmeye koyuluyorlar. Tabii gene birkaç dakika uğraşmak gerekiyor anlamasını sağlamak, anladığından emin olmak için. Seminyak plajına geldiğimizde şaşırıyorum çünkü benim otelimin dibiydi. Taksimetre 29.000 rupiah tutuyor, ben ise her seferinde 50 bin veriyordum. Neyse ki son zamanlarda taksi kullanmak yerine yürümeyi tercih ediyordum. Her ne kadar yürüsem de Bali'deki taksi masrafım 40-45$ tutuyor. Bir de kapıda vize ve çıkış harcı ücreti var. Toplayınca yaklaşık 90$ boşu boşuna gitmiş oluyor. Her neyse... H. ve S.'nin daha önceden geldiği bar/restorana gidiyor ve kumlardaki minderlerin üstüne kuruluyoruz. Burada H.’nin Türkiye’den bir arkadaşı kısa bir süreliğine bize katılıyor. Kendisi Bali'yi gördükten sonra burada yaşamaya başlamış.

Ertesi gün, yani 17 Ağustos'ta Endonezya'nın bağımsızlık günü olduğundan ve sahilde bir şeyler yapılacağını düşündüğümüzden geç saatte buluşmaya karar vermiştik. H. ve S. ile güzel mi güzel bir İtalyan restoranına gidiyor ve pizza siparişi veriyoruz. Pizzası da dekoru gibi güzeldi. Türkiye'de olsa hesap kabarık gelirdi ama gelen hesap gayet uygun. Pizza ve servis, paramızın karşılığını sonuna kadar hak ediyor. Pizzalarımızı yerken H., D. ve N.'nin bize katılacağını söylüyor. Yemeklerimizin bitmesine doğru D. ile N. de katılıyor zaten. N. de facebook grubundan, ayrıca D. ile aynı bölgede kalıyor. Bundan dolayı birlikte gelmişlerdi. N. Amerikalı ama G.Kore'de yaşıyor. Onlar da pizzasını sipariş verip yedikten sonra sahile doğru yollanıyoruz.

Sahilde gölge bir yer arıyoruz hemen. İçeceklerimizi alıp koyu bir sohbete koyuluyoruz. Yaklaşık 6-7 saat oturup gündüzü akşam ediyoruz. Beklediğimiz gibi herhangi bir eğlence de düzenlenmiyor Bağımsızlık Günü için. Halimizden gayet memnunduk. Bir ara grubumuzda olan bir Hindistanlı katılıyor aramıza ama o bizim ile çok oturmuyor.

Tatil bu kadar güzel giderken ertesi gün başka bir yere gidiyor olmam, yeni tanışıp kaynaştığım insanlardan ayrılacak olmanın düşüncesi içten içe üzüyordu beni. Kuala Lumpur'da sıkılacağımı düşünmemin etkisi de var bunda. Hatta bir ara uçuşumu ertelemeyi bile konuşup düşünmüştük ama olmadı tabii. İyi ki ertelememişim çünkü o seyahatim de çok güzel geçiyor. Demek ki, önyargılı olmamak gerekiyormuş. Orada da bir sürü arkadaş edinip, yeni şeyler öğrenip eğlendim. Tabii o ayrı bir hikaye ama onunla ilgili bir şeyler karalar mıyım hiç bilmiyorum. O da böyle uzun olacaksa aman hiç başlama diye düşünebilir okuyanlar. Saatler ilerliyor, D. ve N.'nin gitmesi gerekiyor, malum uzak yerlerden gelmişlerdi. Biz de bir süre daha oturuyor ve sonra kalkıyoruz. S. ile birlikte son gecemin hatırına bir daha meşhur hamburgerden yemeye gidiyor ve sonrasında Türkiye'de görüşmek üzere vedalaşıyoruz. Aylar sonra Türkiye'de de buluşup, oradayken hasretini kurduğumuz kokoreç, çiğ köfte ve midye yiyoruz.

Son günümde, havalimanındayken yanımda oturanlardan biri İrlandalı çıkıyor ve içimden D. çok istemişti İrlandalı birini görmeyi ama nasip banaymış diye geçiriyorum. Başımdan geçen başka bir olay olmadığı ve şu an bulunduğum yerde yağmur başladığı için yazımı burada bitiriyor ve Bali ile ilgili ipuçlarına geçiyorum. Gitmeden önce güncel fiyatları araştırmanızı öneririm.

- Vize: Girişte 25$,
- Legong of Mahabrata : 100.000 rupiah (10$)
- Maymun Ormanı: 20.000
- Pirinç Tarlaları: Ücretsiz
- Mt. Batur Giriş: 20.000
- Kinatanami Yemek: 10.000
- Cantık (Kahve Yeri): Giriş ve deneme kahveleri ücretsiz
- Holy Spring: 15.000
- Tuvaleti: 2.000
- Sürücü: 450.000 (Kişi sayısına bölersiniz)
- Hamburger: 39.000
- Rafting: 30.000
- Çıkış vergisi: 15.000 (15$) ama yanınızda rupiah yoksa 20$
- Gümüş işleme yeri: Ücretsiz. Şoförünüze sorabilirsiniz.