PETRA / ÜRDÜN
2.BÖLÜM
Yazılış:
11/04/2013
Güncelleme:
23/10/2015

Ürdün'e gelip Petra'ya uğramamak olmaz elbette, sonuçta Dünya'nın yedi harikasından biri. Giriş fiyatı biraz tuzlu ama olsun. 1 günlük 50, 2 günlük 55, 3 günlük 60 dinar. Ben 2 günlük alıyorum. Tek başıma 2 günün yeteceğini, 3 günün fazla geleceğini düşünüyor ve 2 günlük giriş alıyorum. Kapıdan girdikten sonra, ata binebilirsiniz, ücrete dahil diyorlar ama binerseniz, indiğinizde bahşiş de bahşiş diye başınızın etini yiyorlar. Daha sonra tanışacağım Hong Konglu turist böyle söylüyor.

Burayı gezmek için internetten, giden birisinden nerelere gidilmesi gerektiğini öğrenmek ya da en basitinden bir kitap edinmek gerektiğini düşünüyorum. Wadi Rum'daki Belçikalı çift gitmem gereken yerleri önerdikleri gibi, Lonely Planet Ürdün kitaplarından Petra’nın haritasının fotoğrafını çekmemi sağlamışlardı. Ben de ona göre yol yordam bulmaya çalışıyorum gezerken. İçerideki bilgilendirmeler gayet güzel ama harita, aralardaki mesafeyi ölçmek, tartmak açısından önemli olabiliyor. Burası öyle büyük bir yer ki, zaman zaman insanın kafası karışabiliyor.

Kanyondan bir süre yürüdükten sonra karşıma çıkan Treasury adlı yapıyı görmek...

Gelmeden yapmış olduğum kısa süreli araştırmalarda resmini görmüştüm ama yerinde kendi gözlerimle gördüğüm için çok mutlu oluyorum. Treasury’nin yanından geçtikten sonra bir merdiven görüyorum ve görür görmez nereye çıkar diye düşünmeden başlıyorum çıkmaya. Yarısını çıktığımı varsayıyor ve bir yere varamadığımı görüce gerisin geriye aşağıya yollanıyorum. Daha sonra, pes etmeyip devam etseydim, Treasury’yi yukarıdan görebileceğimi öğreniyorum. İndikten sonra sol tarafta kalan tiyatroya bakıyorum ve sağ tarafta kalan güzel yapılara doğru yollanıyorum. Kazılmış mezarlar ve manzaradan başka bir şey göremiyorum.

Artık, Al-Deir’e (Monastery) gitmek vaktinin geldiğini düşünüyorum. Monastery’ye giderken karşıma bir müze çıkıyor. Bu müzede koruma altına alınmış bazı parçalar sergileniyor. Müze ziyaretinden sonra yoluma devam ediyorum. Çık çık bitmeyen bir yol daha. Burayı dinlenerek çıkıyorum. Yolda bir portakal alıp, 1 Dinar(Yaklaşık 2,50 TL) veriyorum. Pahalı ama Petra efor sarf ettiren bir yer olduğu için enerji almak gerekiyor. Wadi Rum'da çölde yürüdüm dediğim zaman yuh diyenler çıkacaktır, bir gün yolu Petra’ya düşen kişiler de en az benim kadar yürüyeceklerdir.

Monastery’nin biraz daha yukarısında etrafı izleyebileceğiniz, Ürdün bayrağının olduğu yerden manzara.

Bu bölgede oturacak bir yer olmadığı için buraya bakıp Monastery’nin karşısındaki kafede dinlenebilirsiniz. Türk kahvesi de mevcut, fiyatı 1 Dinar. Orada oturmayıp kendime anıtın tam karşısında gölgede bir kaya buluyor ve oraya çöküyorum. Wadi Rum'dan tanıştığım birini görünce sohbet ediyoruz ve portakalımı onunla paylaşıyorum. Bir süre sohbetten sonra o gidiyor ve ben keyif yapmaya devam ediyorum. Yorulduğunu düşündüğüm Çinli bir kız yanıma gelip oturabilir miyim diye soruyor. Tabii, diye cevap verdikten sonra sohbete başlıyoruz. Arkadaşlarıyla Ürdün'e Mısır'ı gezdikten sonra geldiklerini söylüyor. Biz konuşurken arkadaşlarından iki erkek, tişörtlerini değiştirip öyle fotoğraf çekiliyorlar. Değiştirdikleri tişörtlerin birinde Transformers'ın baş resmi var. Arkasına Monastery'yi alıp fotoğrafı tişörtünü göstererek çekiliyor resmi.

Saat 12 gibi Petra'ya giriş yaptığımdan ve saat akşam 6'ya yaklaştığından yavaş yavaş aşağı yola koyuluyorum. Çıkışa varınca buradaki taksicileri kullanmayıp biraz ileriden bir taksiye biniyorum. 3 Dinar’a Wadi Musa’da yer alan otelime götürmesi konusunda anlaşıyoruz. Bindikten sonra bildiği ucuz, güzel bir restorana götürmesini rica ediyorum. Bir dönerciye götürüyor ama dönerleri tam olarak bizimkiler gibi değil. Et döneri de tavuk döneri de cağ döner gibi yatay şekilde pişiriyorlar. Şoförden fiyatı sormasını istiyorum ve etin de, tavuğun da 7 olduğunu söylüyor. 14 Dinar’a karışık döner, sıkma portakal suyu, patates kızartması ve bir sürü meze üzerine anlaşıyoruz. Anlaştıktan sonra taksiciden kartını alıyorum ve yemeğim bittikten sonra aratıp çağıracağımı söylüyorum.

Restoranı cana yakın buluyorum, çalışanlar gayet ilgililer. Oturduğum masadan etrafa bakarken bir berberin tabelasında Kıvanç Tatlıtuğ’un resmini görüyorum. Karnımı doyurdum, azıcık da olsa kendime geldim diye düşünüyor ve hesabı istiyorum. Her güzel şeyin bir kusuru vardır, diye boşa dememişler sanırım. Hesabı ödüyorum ama adam bahşiş de bahşiş diye tutturuyor. Nasıl oluyor pek anlamıyorum ama 4 Dinar bahşiş veriyorum. Elimdeki 5 €’yu istemişti ama daha az kazık yemek içimden geliyor herhalde. Eğer bahşiş konusunda bu kadar tantana yapmasaydı, giden arkadaşlarıma da buraya gitmelerini tavsiye edebilirdim. Meşhur bir yer olmadığı için adını telaffuz etmeyi gerekli görmüyorum. Her şey hallolduktan sonra taksiciyi aratıyor ve gelip beni almasını söylettiriyorum.

Otelim Wadi Musa'da Musa Spring adında diye bir yer. Sahipleri bana karşı çok nazikler. Otele vardığımda hoş geldin çayı ikram ediyorlar. Şekerli ve naneli olmadığı için bir bardakla yetinmiyor, ikincisini de istiyorum. Söylediklerine göre bir Türk daha rezervasyon yaptırmış ama onunla hiç karşılaşmıyorum. Oda fiyatı gecelik 10 Dinar. Banyo ve tuvalet ortak kullanımlı. Yemek fiyatı 7 Dinar ama otelde hiç yemek yemiyorum. Son günümde kahvaltı alıyorum. Onun fiyatı da 3 Dinar.

Petra sabah saat 6'da açıldığı için erken uyanıp saat 6 gibi otelden çıkıyor ve yürümeye başlıyorum. Bir araba duruyor ve pazarlıktan sonra 2 Dinar karşılığında beni kapıya götürüyor. Her yerde olduğu gibi Ürdün'de de pazarlık yapılması gerekiyor, özellikle taksi kullanmayı düşünüyorsanız. 20 lt. depo 17 Dinar’a dolmasına rağmen taksi ücretleri pahalı, bana göre ülkeleri de biraz pahalı. Nedense gittiğim yerlerde istemeden benzin ve ev fiyatları gibi şeyleri öğrenmek gibi bir huyum var.

Sacrifice... Eski Alman başkonsolos Franz ile tanıştığım yerden çektiğim fotoğraf.

Bir gün önce tanıştığım yerli birinden aldığım tüyo ile "Sacrifice" yerine çıkıyorum. Çıkıyorum diyorum ama çıka çıka karşı tepesine çıkmışım. -Bunun aynısını Rio de Janerio'da da yaşıyorum ama bu, başka bir hikaye.- Çıktığım yerden Sacrifice yerini görebiliyorum. Yerlilerin yardımıyla aşağı iniş yolunu buluyor ve biraz indikten sonra 20 yıl önce ülkemizde başkonsolosluk yapmış Franz ile karşılaşıyorum. Kendisi Alman vatandaşı. Konuşurken Zeki Müren'in müziğini sevdiğinden bahsediyor. En sevdiği şarkısının ''Gitme'' olduğunu söyleyip şarkıyı mırıldanmaya başlıyor. Zeki Müren’in müziklerini sevdiğimi söylediğim zaman ise yaşımdan dolayı onu tanımama şaşırıyor. İlk defa bir seyahatinde Türk ile karşılaştığını söylüyor. Kendisinde iyi bir izlenim bıraktığımı düşünüyorum. Geceliği 60 Dinar olan bir otelde kalmasına rağmen gece jeneratör sesinden uyuyamadığından şikayet ediyor. Almanya'dayken Ürdün için günlüğü 30 ya da 35€’ya tekabül eden bir araç kiraladığını söylüyor. Belçikalı aile ise günlüğü 20 Dinar’a kiralamıştı.

Her neyse, Sacrifice yolunu da bularak orayı geziyor ve geldiğim yol yerine diğer bir yoldan aşağı iniyorum. İnerken nereden çıktığını anlayamadığım bir kedi geliyor yanıma. Susamış ve aç olabileceğini düşündüğüm için boş su şişemin kapağından suyumu paylaşıyor, dünkü restorandan ayırdığım yemekten veriyorum. Su içip karnını doyurduktan sonra tekrar gerisin geri gidiyor, ben de yoluma devam ediyorum. Bu yolda görülecek yerler de var. "Lion Tombs" denilen, duvarda aslan çizili yer bunlardan bir tanesi. Burada bir aile ve bir çift ile karşılaşıyorum. Aşağı vardığımızda herkes gideceği yeri biliyordu ama nedense kimse nereden gideceğini bilmiyordu. Aile merkeze doğru yollanıyor. Fransız çift ise Monastery'ye gitmek istiyormuş ama yanlış yönlendirme sonucu soluğu burada alıyorlar. Oraya dün gittiğimi söyleyip merkezde gidecekleri yolu tarif ediyorum ve böylece herkes kendi yoluna gitmiş oluyor ben hariç. Ben de "Snake Monument"a gitmek istiyorum. Yolu bilmiyorum ama yönünü tahmin etmeye çalışıyor ve gözüme bir yer kestirip o tarafa doğru yollanıyorum.

Sacrifice tepesinden aşağı inerken suyumu ve yemeğimi paylaştığım...
..burada ne yaptığını anlayamadığım kedi.

Yerlilerin söylemesine göre bu bölgeye çok az kişi gidiyormuş, ben de giderken kimseyle karşılaşmıyorum. Uzun bir süre ve uzun bir yol gittikten sonra kayalardan bir yer görüp oraya çıkıyorum. Dünkü restorandan ayırdığım yemeklerimi yiyor ve oradaki bir kayanın içinde kestiriyorum. Tabii her kayanın içine girilmiyor çünkü genelde hayvanlarını buralara bağlıyorlar burada yaşayanlar ya da çalışanlar. Oturduğum kayanın hayvan giremeyecek, ufacık oturmalık bir yer olduğunu düşündüğümden burayı seçmiştim. 40-50 dakika oyalandıktan sonra Snake Monument’a varıp varmadığımı tam anlayamıyorum. Bir zamanlar bir yazının olduğu belli olan bir çerçeve var ama yazı yok. Herhalde burasıdır diye düşünüyorum çünkü ufukta başka bir yer görünmüyor. Dersimi çalışmış olsaydım bulunduğum yerin gitmek istediğim yer ile uzaktan yakından alakası olmadığını anlayabilirdim.

Daha da ileri gitmeyip geldiğim yerden geri dönüyorum. Biraz gittikten sonra bütün yolu geri gitmemeye karar veriyorum. Bari, Siq bölgesine gideyim diyorum ama oraya giderken başka yerleri keşfediyorum. Bu yolculuk da uzun sürüyor ve güneş tenimi yakıyor. Uçurum kenarında bir kaya buluyor ve gölgesinde uzanıp dinleniyorum. Güneş kayboluyor ve sis bastırıyor, hava serinliyor. Ürperti hissedince kalkıyor ve insanların sesinin geldiği yere doğru gidiyorum. Meğerse köprünün üstündeki müzenin arkasından ilerleyerek bulunduğum yere çıkılabiliyormuş. Her yer birbirine bağlanıyor.

Siq yoluna devam etmek için ilerlerken kendimi tepelerde buluyorum gene ama bu tepenin kayaları daha bir güzel geliyor gözüme. Bir yerde otururken yanımdan bir kadın geçiyor ve biraz sohbet ediyoruz. Laf arasında sarma sigara içer misin diye soruyor. Sigara içmememe rağmen aman ne olacak diyorum ve bel çantasındaki malzemelerle bir tane yapıp bana veriyor, bizim buraların meşhurdur diye de ekliyor. Almadan önce para isteyip istemediğini soruyorum. İstemediğini söyleyince alıp biraz içiyorum ama pek beceremiyorum içmesini çünkü hemen sönüyor. İçerken kağıt alt dudağıma yapışıyor ve acı çekerek kağıtla birlikte dudağımın etini koparıyorum. Çöle gidip de dudak kremi götürmeyince böyle olabiliyor maalesef. Kadın, 4 kızı ve 3 oğlu olduğunu söylüyor. Oğullarından birisinin gözleri görmüyormuş ama Allah öyle yaratmış diyor. Yarın da doktora götüreceğini söylüyor ve yollarımız ayrılıyor.

Yerli bir kadınla sohbet edip, dinlendiğim yer.

Aşağı inerken Christian Tombs mağaralarını görüyorum. Arasam bulamazdım herhalde. En büyük mağaralar burasıymış sanırım, yazısını okuyorum ama tam aklımda kalmıyor.

Saat 3 civarı merkeze doğru yollanıyorum. Güneş var ile yok arasında, hava serinlemiş, hafif de rüzgar var, gezmek için ideal bir hava gibi görünüyor. Merkeze yaklaştığımda kendi fotoğrafımı çekerken fotoğraf makinem düşüp kırılıyor. Yere iyi sabitleyememişim sanırım. Bu esnada Hong Konglu bir genç Monastery yolunu soruyor, sormasaydı yanlış yöne gidecekti. Kaybolmasın diye biraz onunla yürüyorum ve hızımı alamayıp tepeye onunla tepeye çıkıyorum. Hava serin olduğu için dünkü gibi zorlu gelmiyor, bunda çantamdaki eşyaların çoğunu otelde bırakmamın da etkisi var tabii. Tepede gene portakal alıyor ve paylaşıyorum. O da öğle yemeği diye hafif bir şeyler atıştırıyor. Bütün bir portakal yemek hiç nasip olmuyor ama bazı şeyler paylaştıkça güzel. Yanındaki Hong Kong cipslerinden ikram ediyor. Birisinin tadı acı buluyorum ve hoşuma gitmiyor ama diğerinin tadını beğeniyorum.

Kaldığım otelde Çinliler vardı ve onlar akşam yemeklerini yanlarında getirmişlerdi. Sıcak su ekleyerek yapmışlardı noodlelarını dün akşam. Uzaklaşmayayım gene konudan. Gidiş dönüşte baya bir sohbet ediyor ve karşılıklı kültür alışverişi yapıyoruz. Onun fotoğraf makinesiyle turistlerden rica ederek fotoğraf çektiriyoruz ve ona mail adresimi veriyorum. Bir süre Monastery’yi izleyip aşağı iniyor, hediyelik birkaç eşya alıyor ve çıkışa gidiyoruz. Çıkışta vedalaşıyoruz. Burada vedalaşmasına vedalaşıyoruz ama Hong Kong’a gittiğim zaman kendisiyle tekrar görüşüyoruz.

Ayrıldıktan sonra çıkıştaki restoranlardan birine oturuyorum. Oturmadan önce fiyatlara bakıyorum tabii, ne de olsa ağzım yanmıştı bir kere. 7 Dinara yemek, 1,5 Dinara bir kola (2 tane içiyorum). Hesap 11.5 Dinar tutuyor, bunun 1.5 Dinarı’nın vergi olduğu yazıyor hesapta. Restoran kaliteli, yemekleri güzel, üstelik bahşiş diye tutturan kimse yok. Buradan anladığım, yemeği düzgün yerlerde yemek gerektiği idi. Yemekten sonra dün akşam tanıştığım taksiciyi arayıp çağırmalarını rica ediyorum ve isteğimi geri çevirmeyerek arıyorlar. Taksici gelince direkt otele gidiyorum.

Otel sahipleri, ertesi gün için Akabe'ye gidecek otobüste benim için yer ayırtıyorlar. Sabah erken kalkıp hazırlanıyor ve kahvaltımı otelde yapıyorum. Kahvaltı fiyatı 3 Dinar ama 5 Dinar veriyorum. Otellerinde kaldığım süre içerisinde bana çok iyi davranmışlar ve wifi için ücret vermişlerdi. Çok çay içmeme rağmen onlar için de herhangi bir ekstra ücret istemiyorlar 🙂 Girişte duvarların birinde paraların olduğu bir çerçeve var, içinde Türk Lirası da var ama 1 TL olmadığını görünce çantamdan çıkartıp eklemeleri için 1 lira veriyorum. Sabah saat 9'a doğru minibüsle beni otelden alıp otogara götürüyorlar. Otelden ayrılmadan önce fırından alınan ekmeklerin birinden büyükçe bir parça kopartıp bana veriyorlar. Saat 9'u geçerken Akabe'ye yolculuk başlıyor. Petra'ya gidince çantada her zaman 2 tane büyük su olmalı, sıcakta hemen bitiyor. İçeride su 2 Dinar, dışarıda 0.50 Dinar.

- Otel: 10 Dinar (Ortak tuvalet banyolu)
- Akşam yemeği: 7 Dinar (Denemedim)
- Sabah kahvaltısı: 3 Dinar (Gayet güzel)
- Petra - Otel taksi: 3 Dinar. Otelin ücretsiz servisi var ama denk gelemedim.
- Petra bilet: 1 günlük 50, 2 günlük 55, 3 günlük 60 Dinar.
- Petra Akabe otobüs: 7 Dinar